18 Nisan 2015 Cumartesi

Yarış! Yarış! Yarış!

       Yine yatağa geç girdiğim gecelerden biriydi ve yine saati 3 etmiştim. Sabah 7'de kalkacaktım. Bir önceki gün de zaten 4 saat uyumuştum. Niye böyle oluyordu ki hep? Bilmiyorum.. Yıllardır süregelen düzensiz bir hayatım olduğu zaten apaçık bir gerçekti. Yatağa da girmem gerektiği için girmiştim zaten, yoksa yeni güne meraklı olduğumdan değil.

       -ALPEEER! ALPEEEEER! KALK YAVRUM
       -TAMAM!

       'tamam'dan sonra anne diyecek bilincim bile yoktu, 'tamam' o an için yeterli ve açıklayıcıydı. Aslında deli gibi uyumak istiyordum ama kalkmak zorundaydım. Bunun temelde 3 nedeni vardı. Birincisi, eğer annem o an kalkmadığımı görürse taramalı tüfek gibi alper demeye devam edecekti ve eğer kalkmazsam onun kahvaltı hazırlayışına, çayı demlemesine ve uykusunu bölmesine ciddi anlamda yazık olacaktı. İkincisi, okula gitmem gerekti. Ve üçüncüsü irfan değerimenci'nin o süper enerjik sesinde hiç uyunmuyordu be amına koyim. Her sabah nerden buluyordu lan bu adam bu kadar enerjiyi?

       Nitekim kalkmıştım, gözümü açamadan bi o yana bi bu yana sallaranarak banyonun yolunu buldum elimi yüzümü yıkadım ve aylardır olduğu gibi annem tarafından tek gözü kapalı halde hazırlanmış 2 adet tostu yedim. Ciddi anlamda aylardır kahvaltıyı aynı şekilde ediyordum ve bu artık tosttan tiksinir hale gelmeme sebep olmaya başlamıştı. Hep öyle değil midir? En sevdiğiniz yemeği her gün yerseniz o artık en sevdiğiniz değil en çok yediğiniz yemek haline dönüşür. Kahvaltımı ederken bir yandan haberleri izliyordum. Sanırım ondan da tiksinmeye başlamıştım çünkü olaylar tamamen aynı sadece kahramanlar farklıydı. Annem yattıktan sonra spor programı seyretmeye başlayıp 10 seneden fazladır olduğu gibi evden çıkarken bastıran karın ağrımla baş ettikten sonra dışarı atabilmiştim kendimi. Her gün aynı savaşı veriyordum ve bu da genelde derslere geç kalmama sebep oluyordu. Sadece ona değil tabi ki... 

       Her zaman kullandığım rotamda devam ettim. Artık nereye ve ne şekilde gideceğimi düşünmüyordum bile. Kafa saykoya bağlamıştı iyice. Beynim o kadar alışmıştı ki aynı yola gitmeye bir keresinde kadıköy yerine zincirlikuyu'ya geçmiştim. Ve yanlış yöne gittiğimi ise "ulan benim köprünün üstünde ne işim var lan?" dediğimde fark etmiştim...

      Evimin olduğu yerden otobüsü beklemeye bile tahammülüm yoktu çünkü ne şekilde geleceğini az çok tahmin edebiliyordum. Beklersem ağzına kadar dolu, yürürsem binilebilir vaziyette geliyordu. Boşver, en temizi yürümek diyip yürüdüm. Artık bir sürü hattın geçtiği bir duraktaydım 2 durak için istediğim boş otobüse binebilirdim. Bu, güzel bir özgürlüktü. İndikten sonra metrobüse yürümem gerekti, yürüyordum. Her sabah gördüğüm bu tablodan da nefret eder hale gelmiştim. Beylerbeyi'nden başlayan bir boğaz trafiği, sürekli dur-kalk yapan arabalar, o arabaların arasında para dilenen zavallı Suriyeli çocuklar ve anneler... Her defasında kendime "ah be anacım bu ülke daha kendine bakamıyor, size nasıl baksın.." diye söyleniyordum. Arabaların arasından karşıya geçerken hep aynı suratlar. Mutsuzlar, erken kalkmışlar, yataklarından ayrılmışlar, trafikteler, takım elbiseliler, çoktan akşam dönüş trafiğini düşünmekteler...

                       -metrobüse yürüdüğüm yol, akşam dönüş trafiği-


      Aslında onlar için durum her ne kadar standartsa benim için de öyleydi. Metrobüse binmem gerekiyordu. Her gün çakallığımı tek konuşturabildiğim taktik strateji yaptığım yer burasıydı. Ağzına kadar dolu metrobüse insanlara zulüm ederek kıçını sokmak meziyet değildi. Boş kapıyı bulabilmek ve kapının yerini tutturabilmek, evet bu bir meziyetti. Evet, o onur verici "ulan çocuk geldiği gibi bindi be" haykırışları duyar gibiydim. Bu gurur yüzümde bıyık altı bir gülümseme olarak belirdi. Evet sabah sabah galibiyetler art arda gelmiş, yarıştığım insanlardan daha önce binmiştim. YARIŞ, YARIŞ, YARIŞ! 

      İşin buraya kadar olan kısmı gibi bundan sonrası da oldukça robotovskiydi. Herkes kulağında kulaklığı takılı müziğini dinlerken elinde kocaman telefonlarıyla meşguldü. Kimisi zor halde tutunduğu halde bırakmıyordu o telefonu. Oyun oynayanı, twittera gireni instagrama bakanı falan filan... Ama herkesin tek yaptığı buydu. Herkes kavramının içine ben de dahildim. Kulağımda kulaklığım elimde kocaman bir telefon... Kimseden çıt çıkmıyor, kimse birbiriyle konuşmuyordu. Kulakta kulaklık elde telefon işe okula gitmeye hazır bir halde varış durağının gelmesini beklemece, beklerken de can sıkıntısını gidermece...




     Metrobüsten inmiştim, şimdi ise metroya aktarma yapmalıydım, bu sefer araç trafiği yetmezmiş gibi insan trafiği mevcuttu. Çılgınlar gibi solluyordum hepsini çünkü tahammül sınırım kalmamıştı artık o yeraltındaki yola. İnsanların o mutsuz somurtkan suratlarını da görmek istemiyordum bir an önce bitmeliydi bu yol.. Yüzlerce takım elbise arasından sıyrılıp metroyu beklemeye başladım. Yanımda üniversitede görmeye çok alışkın olduğumuz bir tip mevcuttu. Muhtemelen ilk senesiydi. Genelde bu tiplerin ilk senesi olur. Saçlarını uzatmış, uzattığı saçlarını yıkamaya üşenmiş ve bu yüzden de yağlı ve bitap düşmüş saçları ile sakalının varlığını yeni keşfeden bir insan. Çok ama çok fazla vardı bu tip'ten. Sakalları tel tel sayılabiliyordu ama inat etmiş onları da uzatmıştı. Sanki bu tip bi yerden tanıdık geliyordu, yoksa üniyi kazanmadan önce aynı yoldan bende mi geçmiştim? Muhtemelen. Neyse beni ilgilendirmez, ilgilendirmemeli o böyle mutlu ise problem yok dedim kendime. Genel düşünce tarzım buydu, insanlar mutlu ise problem yoktu, olmamalıydı.

     Metro geldi, kapı açıldı. Kapının açılması ile o üniversiteli, kanı deli akan çocuğun ona uzak olmasına rağmen o boş koltuğa oturuşu arasında kaç saniye vardı lan? KAÇ?  2 senedir düzenli olarak metrobüse ve metroya biniyordum ve böylesi hızlı bir kovboya hiç denk gelmemiştim. Ve böylesi bir kovboyun bir üniversite öğrencisi olduğuna... 

       O 19 yaşında, içi kıpır kıpır çocuk koltuğu kapmak için savaşmış, kazandığına çılgın gibi mutlu olmuştu. Gideceği de hepi topu 4 durak yani 13 dakikaydı aq. Cidden garip geliyordu. Nasıl bir ruh halin vardı ki o 4 durağı ayakta gitmekle oturmak arasındaki o çok önemli faktör sana bunu yaptırmıştı. Bu benim için cidden utanılması gereken bir durumdu çünkü onun adına ben utanmıştım. Ne tür bir sistem ve zorunluluklar zinciri seni teyzelerden dedelerle koltuk yarışı yapacak düzeye getirmişti? Sonrasında utanma sebebimi düşünmeye başladım. Sanırım ordaki teyzenin "ahh ahh gençliğin geldiği hale bak koltuk yarışı yapıyorlar"  temalı bakışı bu duyguya sebebiyet vermişti. Bu yarış... Bu yarış çok canımı sıkmıştı ve sinirlerimi bozmuştu...


      Sabahtan beri robotlaşan, dünyayı da robotlaştırmaya çalışan insanları görmeye tahammül sınırım bu kadar azalmışken benden yaşça küçük bir insanın bu hareketi karşısında cidden artık normal kalamazdım, sadece sırıtıyordum. Sırtımı metronun açılmayan kısmındaki kapılara dayamış sadece çocuğa bakıp sırıtıyordum. Hemen telefonunu açıp önemli işlerini yapmaya başlamıştı. Kesin dönemin popüler oyunlarından birinde bir bölümde takılmıştı ve o kurcalıyordu kafasını. Hemen geçmeliydi o bölümü, hemen!

      Ben ise sırıtmaya devam ediyordum. Niye sırıtıyordum ki lan? Bana bakan insanları gördükçe daha da sırıtıyordum. Garipsememişlerdi bile o çocuğu. Evet. Haklıydılar. Çünkü birileri normal olmak zorundaydı ve sabahın 9 buçuğunda kendi kendine sırıtan bu adam normal olamayacağına göre o çocuk ve onlar normal olanlar olmalıydı. Kafayı mı yiyorum lan acaba? diye düşündüm. Evet yiyordum sanırım...

      Okulun durağı geldi ve açıkcası çocuğun ne yaptığı da bu saatten sonra sikimde değildi. Ama tahmin etmek zor değildi. Muhtemelen ya engelliler için olan ya da engellilere öncelik tanınan artık her neyse o asansöre, yüzlerce insan arasından binebilmek için koşmuş dolduysa da üzüntülü bir halde yürüyen merdiveni kullanmak için biraz beklemek zorunda kalmıştı. "Boşversene, canı cehenneme!" dedim, kendi kendime.

    Hemen çıktım merdivenleri, bir an önce gökyüzünü görmem gerekiyordu. Nefes alabildiğimi hissetmeliydim. Gökyüzü ile beraber kendim gibi robotlaşmış yüzlerce öğrenciyi de göreceğimi bilerek çıkıyordum merdivenleri. Rutin şeylerdi, kartımı okutmak için cüzdanımı çıkaracağımın üzüntüsünü şimdiden hissetmeye başlamıştım. Okuldan içeri girdiğim gibi tek huzurlu hissettiğim o saniyelere gelmiştik. Çünkü birine anlatmam birinin de beni sadece ama sadece dinlemesi gerekiyordu. Bu sessiz bir dertleşme ve karşılıklı saygıydı. O öylesine derin dinliyordu ki beni, ben de işte öyle derin çekiyordum içime...